You are here
Devrimci Marksizm 62
Bu sayı
Kapitalizmin 2008’den bu yana derinleşen krizi, bugün savaş, soykırım, faşizmin yükselişi, küresel istibdad eğilimi ve işçi sınıfına yönelen kapsamlı saldırılar biçiminde karşımıza çıkıyor. Burjuva düzenin ideologları bu tabloyu “belirsizlik”, “jeopolitik gerilim”, “güvenlik krizi” ya da “popülizm” gibi kavramlarla yumuşatmaya çalışıyor. Oysa yaşadığımız şey kapitalist dünya düzeninin, 3. kez bir büyük depresyona yuvarlanmasıyla temeyyüz eden yapısal çürümesidir.
Devrimci Marksizm, yayın hayatının yirminci yılına işte böyle bir tarihsel dönemeçte giriyor. Yirmi yıl önce ilk sayımızı hazırlarken de dünyaya, sınıf mücadelesine ve devrimci siyasetin görevlerine burjuva ideolojisinin sis perdesinin arkasından değil, Marksizmin berrak yöntemiyle bakmak gerektiğini savunuyorduk. Bugün bu ihtiyaç çok daha yakıcı hale gelmiştir. Çünkü dünya ölçeğinde yaşanan her büyük sarsıntı, teorik bulanıklığın doğrudan doğruya politik yenilgilere, sınıf bağımsızlığının yitirilmesine ve emperyalizmin ya da burjuva muhalefetin yedeğine düşmeye yol açtığını bir kez daha göstermektedir.
Bu çürümenin en kanlı sahnesi bugün hâlâ Batı Asya’dır. Siyonist İsrail, ABD emperyalizminin tam desteğiyle, Avrupa emperyalizminin suç ortaklığıyla ve bölgedeki işbirlikçi rejimlerin açık ya da örtülü yardımıyla Gazze’de bir soykırıma girişti, Filistin direnişi karşısında başarılı olamadı ama saldırganlığından da vazgeçmiş değil. Gazze’deki işgali genişletmek, Suriye’deki işgalini kalıcılaştırmak, güney Lübnan’da Suriye benzeri yeni bir kalıcı fiilî işgal alanı yaratmak istiyor. Hizbullah, Emel ve bölgede konuşlu Filistinli güçler direniyor ama yalnızlar. Lübnan devleti de Suriye’deki HTŞ yönetimi de fiilen işgalcinin yanında duruyor. İran’ın bölgedeki etkisinin azalmasına sevinenler, en başta da Türkiye’de istibdadın HTŞ muhibbi kalemleri bu gerçek karşısında kafalarını kuma gömüyorlar.
Öte yandan İsrail, Gazze üzerindeki ablukasını delerek bölgeye insanî yardım ulaştırmaya çalışan Sumud filosuna bir kez daha uluslararası sularda saldırdı. Tutsak ettiği eylemcilere işkence yaptı ve eylemcilerin pek çoğu İsrail güçlerinin cinsel saldırısına uğradı. İşkence görüntüleri dünya medyasına İsrail güçlerince utanmazca servis edildi. Böylelikle barbarlığın her türlüsüne açık olduklarını ve emperyalist merkezlerin zaman zaman yüksek perdeden gelen uyarılarından çekinmediklerini bir kez daha gösterdiler. Tüm gelişmeler, İsrail’in Filistin’deki sömürgeciliğini daha geniş bir çevreye de yayacağı bir duruma kadar durmayacağını gösteriyor. Filistin’de, Lübnan’da, Suriye’de ve bütün bölgede yaşananlar aynı gerçeği doğruluyor: Siyonizm yenilmeden Batı Asya’ya barış gelmeyecek, emperyalizm bölgeden sökülüp atılmadan halkların kardeşliği gerçek bir zemine kavuşmayacak.
ABD, 2026’nın Şubat ayında yanına İsrail’i de alarak başlattığı İran saldırısına şimdilik ara vermiş görünüyor. Emperyalistlerin hesabı, askerî saldırının İran içinde rejime karşı bir çözülmeyi tetiklemesi, en kötü ihtimalle de ABD ile çelişkileri törpülenmiş yeni bir denge yaratmasıydı. Ama işin öyle olmadığı savaşın başlarında anlaşıldı. İran çok sayıda liderini suikastlarla kaybederken, molla rejimine daha önceleri başkaldırmış bulunan kitleler emperyalizmin safına geçmeyi reddetti. İran’ın lider kadrolarına yönelik suikastlar, ABD üslerine ve İsrail’in elindeki kentlere yönelen füze saldırıları, Hürmüz Boğazı’nın kapatılması ihtimalinin dünya kapitalizmi açısından yaratacağı devasa maliyet, ABD-İsrail cephesini şimdilik geri adım atmaya zorladı. Ne var ki bu geri çekiliş stratejik bir değişikliğe işaret etmiyor. İran’a yönelik saldırıların, İsrail’in Filistin ve çevresine dönük süreklileşmiş saldırganlığına benzer biçimde yeni evreler kazanması mümkün.
Avrupa emperyalizmi, ABD-İsrail saldırganlığı karşısında kendi çıkarlarının gerektirdiği desteği verip, zaman zaman da kendi kamuoyunu sakinleştirmeye yeteceğini düşündüğü kınamalarla günü kurtarırken, esas olarak Rusya ile doğrudan savaş olasılığına hazırlık yapıyor. Silahlanmanın hızlanması, askerlik mükellefiyetinin tekrar gözden geçirilmesi, ortak savunma ve AR-GE projelerine hız verilmesi gibi gelişmeler bu yönelimin bazı göstergeleri. Daha da önemlisi, ABD’deki Trump yönetimi ile Avrupa emperyalistleri arasındaki gerilimin nereye evrileceği. NATO’nun emperyalistlerin silahlı güçlerini tek bir askerî komuta altında toplama işlevinin ne ölçüde süreceği, Rusya ve Çin karşısında bundan sonraki hamlelerinin nasıl şekilleneceği, önümüzdeki Temmuz ayında Ankara’da yapılacak NATO zirvesinde daha da berraklaşacaktır. Biz de NATO’yu layık olduğu şekilde karşılamak için o tarihlerde alanlarda olacağız. Daha da önemlisi, Devrimci İşçi Partisi ve Yunanistan’daki kardeş partimiz EEK, NATO toplantısı ile eşzamanlı bir uluslararası toplantı düzenleyerek emperyalizme ve Siyonizme tutarlı biçimde karşı çıkan güçleri bir araya getirmeye hazırlanıyor. Amaç emperyalizmin moda tahlillerince muğlaklaştırılan anti-emperyalist ve anti-Siyonist mücadeleyi sonuna kadar götürebilecek olanların birlikte yürümesini sağlamak üzere bir ilk adımı atmak. Bu toplantının ve buna bağlı gelişmelerin ayrıntılarını Gerçek gazetesi başta olmak üzere Devrimci İşçi Partisi kanallarından takip etmenizi kuvvetle salık veriyoruz.
Uluslararası ölçekteki bu gerilimli konjonktür, Türkiye’nin kendi iç dinamikleriyle birleşerek siyasal krizi daha da ağırlaştırmakta. Türkiye burjuvazisi ve onun çıkarları doğrultusunda hareket eden istibdad rejimi, ekonomik krizini, siyasal meşruiyet bunalımını ve tarihsel sıkışmışlığını bölgesel yayılmacılık hayalleriyle aşmaya çalışmaktadır. Suriye’de, Irak’ta, Kafkasya’da, Doğu Akdeniz’de, Kıbrıs’ta ve Kürdistan coğrafyasında izlenen politika, hangi ideolojik ambalajla sunulursa sunulsun, enerji havzalarına, ticaret yollarına, nüfuz alanlarına ve yeni pazar imkanlarına yönelen sömürgeci burjuva politikasının bir ifadesi. “Millî güvenlik”, “terörsüz Türkiye”, “Mavi Vatan”, “iki devletli çözüm”, “bölgesel güç” gibi söylemler bu politikanın ideolojik örtüleri.
Bu yayılmacılık, çoğu kez pazarlandığı üzere anti-emperyalist değildir. Türkiye burjuvazisi emperyalizme meydan okumamakta, emperyalizmin himayesi altında kendine alan açmaya çalışmaktadır. İsrail ile yaşanan gerilimlerin yapısal bir kopuş anlamına gelmemesinin nedeni de budur. İran’ın zayıflaması, enerji kaynakları ve bölgesel nüfuz mücadelesinde elini güçlendirdiği ölçüde istibdad rejiminin de işine gelmektedir. Mezhepçilik soslu İran karşıtlığının bu kadar kolay yaygınlaşmasının arkasında da bu maddi çıkar ilişkileri vardır.
İçeride ise aynı burjuvazi, işçi sınıfına Orta Vadeli Program adı altında bir saldırı programı yürütmektedir. Enflasyon, hayat pahalılığı, işsizlik, düşük ücret, güvencesizlik, kira krizi, borçluluk ve yoksullaşma milyonların gündelik hayatını belirlerken, sermayenin bütün kanatları krizin faturasını emekçilere ödetme konusunda birleşmektedir. TÜSİAD’ından MÜSİAD’ına, holding sermayesinden kamu ihaleleriyle semiren oligarşik sermaye dilimlerine kadar bütün burjuva fraksiyonları, kendi aralarındaki kavgalara rağmen, işçi sınıfının haklarına saldırıda ortaklaşmaktadır. “Rasyonel ekonomi”, “yapısal reform”, “istikrar programı”, “yatırım ortamı” gibi kavramlar, kıdem tazminatının gasbının, esnek çalışmanın, sosyal güvenliğin tasfiyesinin, ücretlerin bastırılmasının ve sendikal hakların budanmasının kibar adlarıdır.
İstibdad rejimi bu sınıf saldırısının siyasal biçimidir. Bu rejim yalnızca Erdoğan’ın kişisel iktidar hırsıyla açıklanamaz. Arkasında, burjuvazinin işçi sınıfına karşı güçlü yürütme, baskı aygıtı, grev yasağı, polis-jandarma-yargı zorbalığı ve yarı-askerî yönetim ihtiyacı vardır. Rejim kırılgandır, çelişkilidir, meşruiyet sorunlarıyla boğuşmaktadır ama tam da bu nedenle daha saldırgan, daha keyfî, daha baskıcı hale gelmektedir.
Düzen muhalefeti ise bu çürümeye gerçek bir alternatif sunmamaktadır. CHP merkezli muhalefet, istibdada karşı hürriyet arayan emekçi kitlelerin öfkesini burjuva düzenin sınırları içine hapsetmeye çalışmaktadır. Dış politikada NATO’culuk, ekonomide finans kapitalin “rasyonel programı”, Kürt sorununda devlet aklına uyum, Filistin konusunda emperyalist dengeleri gözeten ikiyüzlülük ve işçi sınıfı karşısında sermaye düzeninin çıkarlarını savunma çizgisi, burjuva düzen muhalefetinin gerçek sınırlarını göstermektedir. Bu nedenle bugün, istibdadın yargısının CHP’ye yönelik aldığı mutlak butlan kararı karşısında dahi emekçi halkın ihtiyacı, burjuva muhalefetin kuyruğuna takılmış bir “demokrasi” siyaseti değil, işçi sınıfının bağımsız devrimci siyasetidir.
Tüm bunlar olurken Kürt halkının yaşadığı ulusal eşitsizlik, inkâr, baskı ve yoksulluk devam etmektedir. Bugün “çözüm” ya da “barış” adı altında gündeme getirilen süreçler, Kürt emekçilerinin eşitlik ve özgürlük talebinden çok, Türkiye burjuvazisinin Kürdistan coğrafyasındaki enerji, güvenlik ve nüfuz hesaplarına bağlanmaktadır. Gerçek çözüm, ulusların kendi kaderini tayin hakkı, dillerin ve halkların tam eşitliği, sömürgeciliğe ve emperyalizme karşı ortak mücadele ve bir Batı Asya sosyalist federasyonu perspektifiyle mümkündür.
Bütün bu tablo içinde belirleyici soru şudur: Bu çürüyen düzene karşı hangi sınıf, hangi programla, hangi örgütle sahneye çıkacaktır? Devrimci Marksizm açısından yanıt açıktır. Ne istibdad rejiminin karşısında eski burjuva cumhuriyetin restorasyonu, ne emperyalizmin gölgesinde demokrasi hayalleri, ne de kimliklerin ve parçalı mücadelelerin sınıf siyasetinin yerine geçirilmesi bize çıkış sunabilir. Çıkış, işçi sınıfının bağımsız devrimci örgütlenmesindedir. İş, aş, hürriyet mücadelesinin sermayeye, istibdada, emperyalizme ve Siyonizme karşı birleşik bir sınıf programına yükseltilmesindedir.
Bu sayı, tam da böyle bir tarihsel dönemde okuyucusuyla buluşuyor. Dünya kapitalizminin krizi, emperyalist savaş dinamikleri, Türkiye burjuvazisinin yayılmacılığı, istibdad rejiminin tahkimi, düzen muhalefetinin iflası ve işçi sınıfının devrimci görevleri, bugün teorik berraklığı her zamankinden daha yakıcı hale getiriyor. Üstelik bu tablo yalnız karanlıktan ibaret değil. Filistin halkının direnişi boyun eğmiş değil. Küba halkı ABD tehditleri karşısında memleketlerini savunma kararlılığı göstermekte. Yakın bir zamanda Bolivya’da işçi sendikaları, yerli halkın örgütleri ve eğitim emekçileri Rodrigo Paz hükümetine karşı ortak mücadeleye girişiyor.
Böyle bir zamanda devrimci teori akademik bir süs değil, mücadele eden sınıfın yolunu aydınlatan silahtır. Devrimci Marksizm’in görevi de bu silahı bilemek, işçi sınıfının öncüsüne dünya durumunu kavratmak ve devrimci çıkışın programatik temellerini güçlendirmektir. Yirmi yıldır dergimizin üstlendiği misyon budur: Marksizmi dogma haline getirmeden savunmak, burjuva ideolojisinin bütün biçimleriyle mücadele içinde geliştirmek ve onu sınıf mücadelesinin ihtiyaçlarıyla buluşturmak.
Tüm bu tespitler ışığında elinizdeki sayı özel bir anlam taşıyor. 62. sayımız, yukarıda da belirttiğimiz üzere Mayıs 2006’da yayın hayatına başlayan dergimizin 20. yılını kutladığımız sayımız aynı zamanda. Bu yüzden sayımızın ilk dosyası, geride bıraktığımız yirmi yılın muhasebesini yapan iki yazıyla açılıyor. Yayın kurulumuzun imzasını taşıyan ilk yazı, Devrimci Marksizm’in yaptıklarına ve yapması gerekenlere dair bir muhasebeye girişiyor. Sungur Savran yoldaşımız ise dergimizin 20. Yıldönümünü, teorinin sınıf mücadelesi, işçi sınıfının siyasi iktidarının kurulması ve dünya devrimi çabası açısından neden vazgeçilmez olduğu sorusuna yanıt arıyor. Savran’ın yazısının başlangıç noktası, Devrimci Marksizm’in yayın hayatına adım atmasının, Devrimci İşçi Partisi’nin kuruluş süreciyle birlikte gündeme gelmesi ve daha ilk sayıdan itibaren derginin ilk sayfasında Lenin’in “Devrimci teori olmaksızın devrimci bir hareket olamaz” düsturuna yer verilmesi. Savran, işçi sınıfının mücadelesini başarıya ulaştırması için bilime (teoriye) olan ihtiyacını yalnızca Lenin’den değil Engels’ten de hareketle vurguluyor. Ardından, bu bilimin (teorinin) sınıfla nasıl bütünleşeceğini inceliyor ve devrimci bir proleter partisinin bilimle sınıfı, teoriyle pratiği birleştiren sentezin dayanak noktası olması gerektiğini ortaya koyuyor. Bilimin gerektirdiği yüksek düşünce seviyesinin, çeşitli sınıflardan gelen eğitimli genç kuşakların partiye kazanılmasını elzem hale getirdiğine işaret eden Savran, burjuvazinin gençliğin toplumsal bilincini köreltmek için nasıl ince ince tuzaklar hazırladığına ilişkin örnekler veriyor. Bütün bunların ötesinde, sosyalizmin başarısının dünya devriminin başarısına tâbi olduğunu vurgulayarak, Engels’e de yaslanıp bilimin (teorinin) zorunlu olarak enternasyonalist bir karakter taşıması gerektiğini ortaya koyuyor.
Bu sayımızdaki ikinci dosyamız emperyalizm ve Siyonizm ile mücadeleye odaklanıyor. Dosyamızın başında Devrimci İşçi Partisi Merkez Komitesi’nin “Trump ve Netanyahu’nun terör cephesi kaybediyor! Halkların hürriyeti için ileri!” başlıklı bildirisini yayımlıyoruz. Bildiri, ABD ve İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü savaşın “özgürlük” söylemiyle perdelenen emperyalist-Siyonist karakterini teşhir ederken, bu saldırıyı Filistin’den Lübnan’a, Yemen’den bütün Batı Asya’ya uzanan savaş zincirinin bir halkası olarak ele alıyor. DİP Merkez Komitesi, İran’daki burjuva düzene ve istibdada hiçbir politik destek vermeksizin, emperyalizm ve Siyonizm karşısında verilen yurt savunmasının haklılığını savunuyor. Barışın yolunun savaşı doğuran emperyalist gericiliğin yenilgisinden geçtiğini vurguluyor. Bildiri, İsrail’in bekasının Amerikan emperyalizminin bölgesel stratejisindeki merkezî yerini, ABD’nin savaş içinde derinleşen açmazlarını ve bu yenilginin dünya işçi sınıfı ve ezilen halklar için yaratabileceği olanakları ortaya koyuyor. Türkiye’de ise emekçi halkın emperyalist ve Siyonist saldırganlığa duyduğu haklı öfkenin devrimci bir anti-emperyalist programla buluşması gerektiğini vurguluyor. NATO’dan çıkış, emperyalist üslerin kapatılması, İsrail’e tam ambargo ve Amerikan sermayesine karşı kamulaştırma gibi talepleri bu hattın somut başlıkları olarak öne çıkarıyor.
Dosyanın ikinci yazısında Ertuğrul Oruç, İsrail’in Gazze’de sağlık sistemini soykırımcı biçimde yıkıma uğratmasını hastaneleri, ambulansları ve sağlık emekçilerini bilinçli olarak hedef almasını ve buna karşı uluslararası tıp kurumlarının uzun süre koruduğu utanç verici sessizliği ele alıyor. Oruç’a göre Dünya Tabipler Birliği’nin başlangıçta benimsediği sözde “tarafsızlık” çizgisi, ezen ile ezileni eşitleyerek İsrail’in sorumluluğunu görünmez kılmış, fiilen İsrail yanlısı bir tutumun örtüsü işlevi görmüştür. Bu sessizlik karşısında Britanya Tabipler Birliği’nin attığı adım ardından İstanbul Tabip Odası Filistin’le Dayanışma Çalışma Grubu’nun Türk Tabipleri Birliği’yle dayanışma içinde mücadeleyi uluslararası düzleme taşıması, Dünya Tabipler Birliği içinde gerçek bir gedik açmıştır. Yazı, Porto’da yapılan Dünya Tabipler Birliği Genel Kurulu’nda İsrail hükümetini Cenevre Sözleşmeleri’ne ve uluslararası insancıl hukuka uymaya çağıran kararın oybirliğiyle kabul edilmesini, örgütlü basınç, uluslararası dayanışma ve anti-Siyonist politik müdahalenin somut bir kazanımı olarak değerlendiriyor. Son olarak Oruç, sağlık alanında anti-Siyonist mücadelenin ve Filistin’le dayanışmanın açıklama ve teşhir düzeyinde bırakılmamasını, kalıcı, örgütlü ve etkili bir mücadele hattına dönüştürülmesi gerektiğini vurguluyor.
Burak Gürel’in aynı dosyadaki, “Çin’in Dünya Sistemindeki Değişen Konumu” başlıklı yazısı, Çin’in yükselişini emperyalist dünya sisteminin dönüşümü bağlamına yerleştiriyor. Gürel, Çin’in 1978’den itibaren yaşanan kapitalist restorasyon sürecinin neticesinde 21. yüzyılın başında devlet kapitalizmi karakterinde bir ekonomiye dönüştüğünü, aynı süreçte dünya ekonomisinin çevresinden yarı-çevresine sıçradığını ortaya koyuyor. Çin’in günümüzde emperyalist lige doğru tırmanabilmek için yapmaya çalıştığı teknolojik atılımı somut veriler temelinde sergileyen Gürel, Çin’in elde ettiği önemli başarılara rağmen henüz emperyalist ligin uzağında olduğunu gösteriyor. Bununla birlikte, Çin’in bu tip bir politikayı devasa ölçekte uygulayabilen tek yarı-çevre ülkesi olması, başta ABD olmak üzere emperyalist devletleri tedirgin etmeye yetiyor. Gürel’e göre, Çin emperyalist devletlerin teknolojik inovasyon tekelini aşındırma gayretinden vazgeçmedikçe ABD-Çin gerilimi – dünya savaşı riskini de içerecek şekilde – artacak.
İkinci dosyamız ise Marksist Kuram başlığını taşımakta. Özdeniz Pektaş, dosyadaki ilk yazıda emek, tarih ve kültür gibi başlıklar üzerinden Marksizm dışı iki tarihsel eğilimin yabancılaşma teorilerini ele alıyor. Tartışmasını çoğunlukla edebiyat üzerinden yürüten bu yazı bir yandan bunların Marksizmle nerede buluşup nerede ayrıştığını gösterirken bir yandan da Marx ve Engels’in yabancılaşma kuramının özgünlüğü ortaya koyuyor. Dosyanın ikinci yazısındaysa Marksist iktisatçı Michael Roberts, David Harvey'in kapitalizm analizini eleştiriyor. Roberts'a göre Harvey, Marx'ın kâr oranlarının düşme eğilimi yasasını reddederek, kapitalist krizlerin asıl nedenini üretim alanındaki kârlılık sorununda değil, ücret baskısı, talep eksikliği ve finansallaşma gibi etkenlerde arıyor. Harvey'in bu tutumu, kriz teorisini Kapital'in ikinci ve üçüncü ciltlerine — yani dolaşım ve finans alanlarına — kaydırırken sınıf mücadelesini de işyerlerinin dışına taşıyor. Roberts, Marx'ın üç cildinin bir bütün olarak tutarlı bir kriz teorisi sunduğunu, krizlerin temel nedeninin artı değer üretimindeki yetersizlik olduğunu ve Harvey'in bu yasayı terk etmesinin Marksist analizi temelden zayıflattığını savunuyor.
62. sayımız bu iki dosyanın ardından bir dizi ilgi çekici metnin yer aldığı “Mücadele Tarihinden” dosyası ile devam ediyor. Bu dosyanın ilk yazısında Sezgin Boynik ve Tevfik Rada’nın tanıtım yazısıyla birlikte, çarpıcı bir tarihsel belgeyi Devrimci Marksizm okurlarına sunuyoruz. Prizren’li Melamî şeyhi Hacı Ömer Lütfü Efendi’nin 1920 yılında yazdığı şiir, o dönem Prizren’in de dahil olduğu Yugoslavya’da, komünist partiye destek çağrısı yapıyor. “Yaşasın Troçki ile şanlı Lenin” diyen Hacı Ömer’in, tanıtım yazısını da yazan iki genç araştırmacının ortaya çıkardığı bu şiiri, Müslüman halkın bir dönem komünizme gösterdiği teveccühün mükemmel bir örneği olarak okunmalı.
Yine bu dosyada yer alan bir başka önemli tarihi belge ise, Mısırlı devrimci Marksist bir örgüt olan Devrimci Komünistler’den geliyor. 1982 yılında, yani Lübnan iç savaşının ikinci aşamasını başlatan İsrail işgali vesilesiyle yazılan bu bildiri, bize Batı Asya (Ortadoğu) devrimci Marksistlerinin, bölge tarihinin ve anti-Siyonist direnişin önemli anlarında izledikleri siyasetten bir örnek veriyor. İlk kez Arapçadan Türkçeye çevrilen bu bildirideki her taktiksel yönelişle hemfikir olmak gerekmese de, “Arap Sosyalist Devrimi” için mücadele eden Arap devrimci Marksistlerinin, kan bağışından bizzat savaşa gönüllü yazılmaya kadar çeşitli metotlarla Lübnan’daki ve Filistin’deki anti-Siyonist direnişe destek vermek için yaptığı bu çağrı, Batı Asya’nın komünistleri için oldukça kıymetli bir belge.
Dosyanın ve sayımızın son yazısında Türkiye işçi sınıfı tarihi konulu kitaplar hakkında inceleme yazılarıyla dergimize katkı sunan Emre Bayır, Zafer Aydın’ın Aster-İş 1975-1980 Asker Değil İşçiyiz başlıklı çalışmasını inceliyor. Militarizmin ve savaş sanayisinin tüm dünyada tırmanışa geçtiği günümüz koşullarında, askerî işyerlerinin işçi sınıfı açısından taşıdığı stratejik önemi hatırlatan Bayır, kitaptan yola çıkarak Askeri Tersane ve Askeri İşyeri İşçileri Sendikası’nın (Aster-İş) tarihsel öyküsünü sayfalarımıza taşıyor. 1970'li yılların zorlu ikliminde, devlet güdümlü sendikacılığa ve her türlü baskıya karşı “Asker değil işçiyiz!” şiarıyla ayağa kalkan işçilerin tarihin kıyısında kalmış fakat bugün için önemli dersler içeren hikayelerle ve derslerle dolu militan mücadelesi, günümüzün sınıf hareketi için bir kılavuz niteliğinde.
20. yılımızın bu ilk sayısında tüm okurlarımıza iyi okumalar diliyoruz.

