Devrimci Marksizm 63
Güz
İçindekiler
Bu sayı
Devrimci Marksizm dünyanın bir avuç asalağın elinde heba olmaması, insanlığın tüm birikimini var eden milyarlarca emekçi için bir cennet halini alması amacıyla verilen mücadelenin bir parçası olmayı 20 yıldır sürdürüyor. 63. sayımızda bu mücadelenin sanatla ilişkisini merkeze alıyoruz. Şiirden tiyatroya, resimden müziğe, bilimkurgudan yayıncılığa uzanan yazılarla sanat ile devrim arasındaki bağları, bu bağların taşıdığı çelişkileri ve açtığı olanakları tartışıyoruz.
Düşünce donmadığı gibi, taşıyıcısı olan biçim de donmamalı. Dogmatizmden ve donukluktan uzak durarak yeni meselelere yanıtlar ararken, yirminci yılımızda kapak tasarımımızı da yeniledik. Değişen renkleriyle ama değişmeyen çizgisiyle gelenekselleşen eski kapağımız, dönemin teknik koşullarıyla derginin üretimini omuzlayan yoldaşlarımızın duydukları müthiş heyecanın bir bileşimiydi. Yeni kapağımız, çelişkilerin sertleştiği, “ya sosyalizm ya barbarlık” durumuna daha da yaklaştığımız bu dönemde aynı heyecanı daha dinamik, daha canlı bir biçimde yansıtma arayışının ürünü. Beğeneceğinizi umuyoruz.
Yazının devamıKısalt
Sanat ile devrim arasındaki ilişkiyi, emperyalist savaşların ve sınıf mücadelelerinin dünyanın geleceğini belirlediği koşullarda tartışıyoruz. Sayımız, işçi sınıfının ve emekçi halkların düşmanı ABD emperyalizminin askerlerini Irak’tan tamamen çektiği günlerde çıkıyor. Bu çekilmeyi, ABD’nin İsrail ile birlikte İran karşısında uğradığı hezimetin sonuçlarından biri olarak değerlendiriyoruz. Ancak askerlerin çekilmesi, emperyalizmin bölgedeki etkisinin sona erdiği anlamına gelmiyor. Chevron’un Libya’dan sonra Suriye’nin doğalgaz ve petrol kaynaklarına da çökmek üzere yaptığı anlaşmalar, ekonomik nüfuzun sürdüğünü gösteriyor. ABD üsleri bölgenin dört bir yanında varlığını koruyor. İsrail’i merkeze alan “yeni Ortadoğu” hayalleri yara alsa da, emperyalizme karşı mücadelenin aciliyeti azalmıyor.
Emperyalizmin bölgedeki ileri karakolu olan gayrimeşru İsrail devleti de ateşkese rağmen Filistinlilere saldırılarını sürdürüyor. Yaygın yıkım, barınma sorunu, yardım girişindeki kısıtlamalar ve devam eden saldırılar, Filistin halkının yaşamını kuşatmaya devam ediyor. Ateşkes ve sözde “Barış Kurulu” ilanları, aralarında çocukların da bulunduğu Filistinlilerin katledilmesini ve soykırımı durdurmuş değil.
Öte yandan, emperyalistler ve Siyonistler 28 Şubat 2026’da İran’a yönelik başlattıkları saldırılarda sukutuhayale uğramış durumdalar. Operasyonel bir hava kuvvetine bile sahip olmayan İran’da bir rejim değişikliğini başaramadıkları gibi, bölgedeki üslerini ve bunlara ev sahipliği yapan müttefiklerini de etkin biçimde koruyamadılar. İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatması ve Yemen’de Ensarullah’ın Babülmendeb’deki ilerleyişi dünya kapitalizmi üzerinde önemli etkiler doğurdu. Lübnan’da Hizbullah da en azından savaşın ilk aşamasında İsrail’in iddia ettiği hızlı zafere izin vermedi. Tüm bu güçlerin nispi başarıları çok önemli. Emperyalizme karşı bu güçlerin zaferini tereddütsüz biçimde savunuyoruz.
Bu tutumumuz, saydığımız güçlerin siyasî programlarını benimsediğimiz anlamına gelmiyor. İran’daki iktidar işçiler, emekçiler ve ezilenler için bir baskı düzeni olmayı sürdürüyor. Ensarullah’ın ve Hizbullah’ın bugünkü siyasî programını sahiplenmemiz de olanaksız. Emperyalizme ve Siyonizme karşı mücadele, işçi sınıfının bağımsız siyasî örgütlenmesi görevini ortadan kaldırmıyor. Tam tersine, bu mücadelenin tutarlı bir biçimde, zafere kadar sürdürülebilmesi için enternasyonalist bir Marksizmin, devrimci Marksizmin Batı Asya’nın dört bir yanını sarmasını daha da ivedi hale getiriyor.
Türkiye burjuvazisinin yayılmacı emelleri ve burjuva devletinin dümencisi konumundaki istibdad rejiminin Batı Asya enerji kaynaklarına yönelik “Terörsüz Türkiye” kod adlı sömürgeci açılımı, bölge politikasıyla Türkiye politikasını iç içe geçiriyor. Türkiye faşizminin amiral gemisi MHP ile Kürt halkını Marksizmden uzak tutmaya yemin etmiş Öcalan tarafından yürütülen “Barış Süreci”nin emperyalizme karşı olduğu iddiası, istibdadın NATO’ya bağlılığıyla çelişiyor. Geçtiğimiz yaz NATO’yu Ankara’da alâ-yı vâlâ ile ağırlayan, protestoları tutuklamalarla bastıran istibdad, emperyalizme biatını bir kez daha tazeledi. İsrail ile yaşadığı başlıca çelişki ise, Suriye ve İsrail’in öteden beri etkili olduğu güney Kürdistan başta olmak üzere bir dizi cephede kimin borusunun öteceği kavgası. Pakistan ve Suudî Arabistan ile imzalanan, Devrimci İşçi Partisi’nin açıklamasında modern bir CENTO olarak tanımlanan ittifakı da bu bölgesel nüfuz mücadelesi içinde değerlendirmek gerekiyor.
Memleketin siyasî gündeminde ise son sayımızdan bu yana CHP-Yeni Parti belediyelerine yönelik operasyonlar, Anayasa tartışmaları ve seçimlerin zamanlaması öne çıktı. İstibdad yeni anayasa için gerekli iç konsolidasyonu sağlayamayınca bu arayışını şimdilik seçim sonrasına bırakmak zorunda kaldı. Bir yandan PKK’ye silah bıraktırmada yaşanabilecek olası pürüzler, diğer yandan en son yaşanan fon yönetimi krizinin de ağırlaştırdığı iktisadî ortam bunda etkili oldu. Bunlardan özellikle fon krizi, bir anda istibdadın ayağına dolanmış bulunuyor. Yargı ve yürütme arasında gidip gelmesiyle ünlü adalet bakanının eski meşhur faili meçhul dosyalarını açtırıp bir “temiz eller” havası estirdiği, muhalefetteki belediyelere yönelik operasyonların istibdadın rakiplerini yolsuzluğa batmış unsurlar olarak gösterme şansı bulduğu bir dönemde Erdoğan’ın en yakınlarındaki isimlerden olan AKP merkez yöneticisi ve eski bakan Fatma Betül Sayan Kaya’nın ve muhtemelen AKP çevresinden başka isimlerin de dahil olduğu milyarlık soygun, emekçi halkın gözleri önünde, en azından kısmen, açığa çıkıyor.
“Petrol açılımı” süreci ise, dayatmacı ve tasfiyeci bir biçimde ilerliyor. Sadece PKK’nin ayak diremesini ya da farklı Kürt odakların homurdanmaya başlamasını değil, sürecin Kürt halkının geniş emekçi bölükleri üzerinde yaratabileceği gerilimleri de dikkatle izliyoruz. Kürt halkına bu süreçte şimdiye kadar herhangi bir hak kırıntısı dahi sunulmamışken, “Sünni İslam kardeşliği” söylemi üzerinden Kürtler istibdada asker yazdırılmak isteniyor. Öcalan’ın da ara ara değindiği, Suriye’de PYD ile HTŞ arasındaki 10 Mart mutabakatında ve Mazlum Abdi’nin tekfirci ve mezhepçi Ahmet eş-Şaraa’nın cumhurbaşkanı danışmanı olmasında da yansımasını bulan bu yaklaşıma karşı durmak, Kürt-Türk, Alevi-Sünni fark etmeksizin emekçi halkımızın bir bütün olarak çıkarınadır.
Egemen sınıfların insanların dünyayı algılama biçimleri üzerindeki hâkimiyeti de bu mücadelenin konusu. Sanatın toplumsal çelişkileri görünür kılan, yerleşik algıları sarsan ve başka türlü bir yaşamı düşünmeye çağıran birikimine bu nedenle ihtiyacımız olduğunu düşünüyoruz. Bunu yaparken sanatın görece özerkliğini ve kendine özgü yaratım yollarını gözetiyoruz. Burjuvazinin hizmetine koşulmayan bir sanat ve sınıfsız, evrensel bir sosyalist kültür ufku, bu sayıda açtığımız tartışmaların ortak zeminini oluşturuyor. Sayımızın ilk dosyası Bertolt Brecht’e odaklanıyor.
Dosyanın ilk yazısında Şiar Rişvanoğlu, bu büyük sanatçının yaşamını ve yapıtlarını işçi sınıfının kurtuluş mücadelesiyle ilişkisi içinde ele alıyor. “Yoksulların şairi, işçi sınıfının ve ‘11. Tez’in ‘dengbêj’i” başlıklı yazı, Brecht’in kendi sınıfından koparak emekçilerin safına geçişini, hakikat arayışını ve Marksizm ile buluşmasını şiiriyle tiyatrosu arasındaki bütünlüğü gözeterek inceliyor. Rişvanoğlu, epik tiyatronun yabancılaştırma ve tarihselleştirme gibi yöntemlerinin, toplumsal ilişkilerin değiştirilebilirliğini nasıl görünür kıldığını gösteriyor. Brecht’in sanatında Marx’ın dünyayı değiştirme çağrısının aldığı somut biçimleri, şiirinin emekçilere seslenen yalın ve keskin diliyle, Lenin’e ve örgütlü mücadeleye bağlılığıyla birlikte değerlendiriyor. Yazının önemli bir bölümü ise Brecht’in Stalinizm karşısındaki çelişkilerine ayrılmış durumda. Rişvanoğlu, sanatçının bürokratik baskıya yönelttiği eleştiriler ile aynı baskı karşısındaki kamusal sessizliğini, sürgün yıllarından Doğu Almanya’daki son dönemine uzanan bir çerçevede sorguluyor. Böylece Brecht’in devrimci sanatına sahip çıkarken onun siyasal tercihlerinin eleştirel bir muhasebesini de yapıyor.
Olivier Neveux ise “Brecht bir öğretmen değildir” başlıklı yazısında Bertolt Brecht’in çağdaş tiyatrodaki önemini ele alıyor, kırılgan bir sanatsal araç olarak tiyatronun karanlık zamanlarda nasıl bir siyasal direniş aracı olarak işlev görebileceğini sorguluyor. Bir oyun yazarı olarak Brecht’i bir öğretmen/eğitimci olarak görmüyor, Brecht’in yapıtının izleyiciyi kapitalizm ile faşizmin somut gerçekliklerini kavramaya sevk eden eleştirel bir aracılık işlevi gördüğünü savunuyor. Neveux’ye göre Brecht’in tiyatrosu yeni imgelemler üretmekten çok, imgelemle yeni ilişkiler kurar, bir dolayım olarak iş görür. Dersler vermez, bunun yerine izleyicide felsefi bir merak ve sorgulama uyandırmayı amaçlar. Tiyatronun dünyayı doğrudan değiştiremeyeceğini ama bireyin dünyasını dönüştürebileceğinin vurgulanmasıyla, “politik tiyatro”nun yerine “komünist bir tiyatro” çağrısı yapar.
Şiir sanatı bu sayıda 20. yüzyıl dünya şiirinin en önemli şairlerinden ve uluslararası proletaryanın devrimci saflarının en çarpıcı seslerinden biri tarafından temsil ediliyor: Vladimir Vladimiroviç Mayakovski (1893-1930). Şair, aynı zamanda devrimci döneminde Rus aydınlar toplumunun en önde gelen, aynı zamanda işçi sınıfı ve halk kitleleri içinde de büyük bir sempati uyandırmış olan bir sanatçısı. Moskova Lomonosov Üniversitesi felsefe profesörü Lyudmila Bulavka-Buzgalina, hayat boyu Mayakovski üzerine sürdürdüğü çalışmaların bir sentezi olarak Devrimci Marksizm ve onun İngilizce yıllığı olan Revolutionary Marxism için İngilizce olarak kaleme aldığı bu yazıda Mayakovski’nin Sovyet politik ve entelektüel hayatındaki yerini zor bulunur bir zenginlik ve derinlikte ele alıyor, Ekim devrimi için Mayakovski’nin şiirinin, onun şiiri için Ekim devriminin önemini ortaya koyuyor.
Yazı aslında 1920’li yılların aydınlar toplumu içinde var olan çelişki ve ideolojik mücadeleleri arka planda ama ana ekseni olarak alıyor. Bilindiği gibi, devrimin önder kadrosu, en başta Lenin ve Trotskiy, Mayakovski’nin mensubu olduğu Fütürizm akımının insanlık tarihinin birikmiş kültür mirasına hoyratça yaklaşımını ısrarla eleştirmişti. Bulavka-Buzgalina yazısına Trotskiy’in bu temelde ve devrime yaklaşımı bakımından yönelttiği eleştirilere değinerek giriyor. Bir bakıma bütün yazı Trotskiy’in Mayakovski’ye eleştirisine, özellikle de bireycilik konusundaki sert iddialarına karşı bir Mayakovski savunusu olarak okunabilir. Ne var ki, yazar “Trotskiy yanılmıştır” diye kestirip atmıyor. Tam tersine, Mayakovski’nin ve Trotskiy’in iki ayrı “hakikat”i temsil ettiğini göstermeye yöneliyor. Trotskiy’in bireycilik suçlamasının, aslında, Ekim devrimi sonrasında doğan nesnel/maddi ortamın ürünü olan bir ikiliğin diyalektik ifadesi olduğunu ileri sürüyor. Diyalektik yazının her sayfasına, her paragrafına sinmiştir, yazı bu bakımdan da Marksistler açısından çok yararlı bir kaynaktır.
Genç kuşak farkında olmayabilir: Mayakovski Türk şiiri açısından da çok önemli bir şair. Bunun nedeni, Nâzım Hikmet’in tam bir şair olarak formasyon döneminde, 1920’li yılların başında, Sovyetler Birliği’nde geçirdiği dönemde, Mayakovski’den olağanüstü etkilenmesidir. Serbest vezin ve özgür kafiye düzeninden, Bulavka-Buzgalina’nın şairin “avazı çıktığı kadar” haykırması olarak nitelediği coşkun özelliğine kadar birçok özelliğini Nâzım Hikmet’te de görmek mümkündür. Okurlarımız böylece aynı zamanda Nâzım’ın rahle-i tedrisinden geçmiş olduğu şairi çok yakından tanıma fırsatını elde edecektir.
Aykut Gürçağlar’ın “İnanç ve devrim arasında: Diego Rivera’da sanat, siyaset ve kimlik” başlığını taşıyan yazısı, Meksika duvar resminin üç büyük ustasından en iyi bilineni Diego Rivera’nın (1886-1957) yaşamını, sanatını ve içinde yer aldığı çağın dünyayı değiştiren çalkantılı olaylarıyla beraber ele alıyor. Yazı sanatçının doğduğu madenci kenti Guanajuato’da geçen çocukluğundan başlıyor. İlerici bir baba ve koyu Katolik bir anne arasında çocukluğu geçen, servet ve sömürü karşıtlığına bu dönemde tanıklık eden Rivera, olgunluk döneminde yapıtlarında bu tanıklığı yansıtıyor. Yazı sanatçının San Carlos Akademisi’ndeki eğitiminden, Posada’dan aldığı derslerden, 1910-1920 arasında gerçekleşen Meksika Devrimi, Madrid, Paris, İtalya gezileriyle elde ettiği birikimi, Kübizm’den Rönesans fresklerine uzanan görsel deneyimini inceliyor. Bunu sanatçının Meksika’ya dönüşü, duvar resmi hareketinin doğuşu izliyor. Yazı Rivera’nın ateizmden komünizme, Komünist Parti üyeliğine, Sovyetler Birliği gezilerine, Trotskiy ile olan ilişkisine, gizemcilik merakına, AMORC üyeliği ve sanatçı Frida Kahlo ile yaşadığı efsanevi aşka uzanan çeşitli yönlerini ele alıyor. Seçme yapıtlarının çözümlenmesinin ardından, Rivera’nın Avrupa avangardını, İtalyan fresk geleneğini, Meksika kültürel mirasını devrimci politik bir programla birleştirerek kamusal alana etkili bir biçimde taşıyan bir anlatımı nasıl yarattığı inceleniyor. Rivera’nın mirasının New Deal duvar resmi programından Chicano hareketine ve çağımızın siyasi sokak sanatına kadar dokunuşları olduğu vurgulanıyor.
Sanat ile devrim arasındaki ilişkiyi tartıştığımız bu sayımızda, Lev Trotskiy’in Edebiyat ve Devrim kitabının “Sanatta Parti Politikası” başlıklı yedinci bölümünü de bir sunuş yazısıyla birlikte okurlarımıza sunuyoruz. İlk kez 1923’te yayımlanan ve daha önce Türkçeye birkaç kez çevrilen bu metinde Trotskiy, Ekim Devrimi’nin açtığı yeni dönemde devrimci partinin sanat karşısındaki görevlerini ve müdahalesinin sınırlarını tartışıyor. Partinin işçi sınıfının tarihsel çıkarlarını savunma sorumluluğundan hareket ederken, sanatın kendine özgü yöntemlerini ve gelişme yollarını vurguluyor. Sanatsal yaratımın emir ve kararnamelerle yönetilemeyeceğini ortaya koyuyor. Devrimin “yol arkadaşları” olan yazarların dışlanmasına ve sanatçıların yalnızca sınıfsal kökenlerine göre değerlendirilmesine karşı çıkan Trotskiy, geçmişin kültürel kazanımlarının eleştirel biçimde özümsenmesini yeni bir kültürün hazırlanmasının vazgeçilmez koşulu olarak görüyor. Metin, sanatın gelişimine geniş bir alan açmakla devrimin siyasal sorumluluklarını üstlenmenin nasıl bir arada yürütülebileceğini somut edebiyat tartışmaları üzerinden ele alması bakımından bugün de önemini koruyor.
Bir diğer yazımız, Yağmur Ali Coşkun’a ait. Coşkun’un yazısı, 2025 yazında yitirdiğimiz komünist Lübnanlı müzisyen Ziyad Rahbani’yi hem anmayı hem incelemeyi amaçlıyor. Kendinden sonraki Arap müzisyen kuşaklarını biçimlendiren müzikal deneyleriyle ünlü, öte yandan Arap dünyasının belki de en ünlü sesi Feyruz’un oğlu, fakat her şeyin ötesinde, genç yaşında komünist olmuş ve bu siyasi duruştan ömrünün sonuna dek vazgeçmemiş olan Ziyad Rahbani, her yönüyle incelenmesi gereken bir şahsiyet. Bu yazı da temelde Ziyad’ın müziğini ve söz yazarlığını incelerken, yaşadığı dönemin çalkantılı siyasi tarihinden ipuçları yakalamaya çalışıyor, Ziyad’ın müziği siyasete, siyaseti müziğe nasıl tercüme ettiğini inceliyor.
Süreyya Algül’ün yazısı ise popüler kültürün iki kült yapımı gibi görünen Uzay Yolu ve Yıldız Savaşları’nı ortaya çıktıkları dönemlerin ideolojik ürünleri olarak inceliyor. 1960’ların bilim, akıl, barış, çokkültürlülük ve geleceğe duyulan iyimserlikle örülü Uzay Yolu ütopyası ile 1980’lerin neoliberal dönüşümü, militarizmi ve iyi-kötü karşıtlığı üzerine kurulan Yıldız Savaşları evrenini karşılaştıran Algül; bilimkurgu eserlerinin yalnızca geleceği hayal etmediğini, aynı zamanda üretildikleri toplumların ekonomik, siyasal ve ideolojik özellikleriyle damgalandığını gösteriyor. Yazı, bu karşılaştırmayı Türkiye’deki Turist Ömer, Dünyayı Kurtaran Adam ve Gora gibi örneklerle genişleterek, popüler kültürün toplumsal değişimle ilişkisini sorguluyor ve nihayetinde şu soruya odaklanıyor: Uzay Yolu’nu yaratan Aydınlanma kapitalizmiyse, Yıldız Savaşları’nı yaratan hangi kapitalizm?
Koray Ateş ve Mustafa Kemal Coşkun’un “Türkiye’de edebiyat endüstrisi: Roman türü üzerinden bir inceleme” başlıklı yazısı, 2000 sonrasında özellikle edebiyat alanındaki yayıncılıkta önemli bir değişim yaşandığını göstermeye çalışıyor. Edebiyat alanındaki piyasa ilişkilerini Tanzimat döneminden başlayarak kısaca özetleyen yazı, 1980’li yıllarda uygulanan neoliberal politikalarla başlayan, ancak 2000 sonrası derinleşen bir dönüşümle büyük sermayenin ve ticari ölçütlerin üretim ve dolaşım üzerindeki ağırlığını artırdığını gösteriyor. Bu çerçevede yazı, yayıncılıkta sermayenin, özellikle de büyük sermayenin merkezileştiğini, bunun ise tıpkı “sinema endüstrisi” ya da “müzik endüstrisi” gibi Türkiye’de bir “edebiyat endüstrisi”nin ortaya çıkmasına neden olduğunu ileri sürüyor.
63. sayımızın içeriğinde sanat dışında konular da mevcut. Yazarımız Özdeniz Pektaş, “Postmodernizmin Şahikası: beyana dayalı cinsiyet ideolojisi (2)” başlıklı metninde, Remzi Altunpolat, Şebnem Oğuz ve Atilla Dirim’in kendisinin önceki sayılarımızda yer verdiğimiz ilk yazısına yönelik eleştirilerine cevap veriyor. Ayrıca, bu yazarların, Marx’ı Judith Butler, Marksizmi de queer teori ile uzlaştırma girişiminin neden beyhude bir çaba olduğunu, savlarının idealist karakterini vurgulayarak açıkça ortaya koyuyor.
Volkan Sakarya ise daha önce İngilizce edisyonumuzda yer verdiğimiz yazısında Antonio Negri’nin kuramsal güzergâhını Marksist diyalektiğin sistematik biçimde tasfiye edilmesi süreci olarak izliyor. Operaismo/autonomia ve Spinozacı dönüşten biyopolitik senteze, Empire üçlemesine ve geç dönem örgütlenme yazılarına uzanan birbiriyle bağlantılı beş evreyi inceleyerek, Negri’nin Marx’ın katmanlı, çelişkiyle işleyen, dolayıma bağlı ve faillik eksenli materyalizminin yerine giderek nasıl düz bir olumlayıcı içkinlik ontolojisi geçirdiğini gösteriyor. Bu yer değiştirme, birbiriyle bağlantılı dört boyut üzerinden yeniden kuruluyor: katmanlılığın yitimi, olumsuzlamanın ihmal edilmesi, dolayımın eksik kuramsallaştırılması ve öznelliğin soyutlanması. Sakarya, hem Negri’nin kendi kategorilerinin içindeki edimsel çelişkileri açığa çıkaran içkin bir eleştiriye hem de tutarlı herhangi bir komünist projenin karşılaması gereken ontolojik önkoşulları saptayan transandantal bir eleştiriye başvuruyor ve devrimci Marksistleri bu sonuçlarla hesaplaşmaya çağırıyor: Negri’nin kuramsal çerçevesinin devrimci iddiası, tam da bu iddiayı güvence altına almak üzere kurulan ontolojik mimari tarafından sistematik biçimde zayıflatılıyor.
Duygu Ergün’ün yazısı, Nadejda Krupskaya’nın Lenin’den Anılar kitabından hareketle Lenin’in devrimci kişiliğini ve siyasal pratiğini ele alıyor. Krupskaya’nın tanıklığı üzerinden Lenin’in işçi sınıfıyla kurduğu doğrudan ilişkiyi, teori ile mücadele arasındaki bağını, gericilik yıllarındaki örgütlenme faaliyetlerini ve Ekim Devrimi’ne uzanan siyasal oluşumunu inceleyen yazı, Lenin’in Marksizm’i dogmatik bir öğreti değil, somut mücadele içinde sınanan canlı bir yöntem olarak kavrayışını öne çıkarıyor. Yazı, Lenin’in mirasının bugün açısından anlamını da dünya devrimi, enternasyonalizm ve sınıf mücadelesi ekseninde tartışıyor.
Siz bu dopdolu yeni sayımızı okurken, biz yeni sayımızı hazırlıyor olacağız. Ama bir yandan da 20. yaşımızı kutladığımız etkinliklerle okurlarımızla buluşup tartışacağız. İstanbul, Ankara ve İzmir’deki 20. yıl söyleşilerimizin ayrıntılarını sosyal medya hesaplarımızda bulabilirsiniz. Öte yandan, defalarca ifade ettiğimiz gibi, Devrimci Marksizm, matbaadan sadece kitapçılara gitmiyor, Devrimci İşçi Partili militanların çantalarında yerleşkeleri ve direnişleri de geziyor. ODTÜ’deki standımızdan çekilen bu fotoğraf, Devrim stadında DİP’li öğrencilerce açılan standımızdan. 
Devrimci Marksizm 20. yılında gezer de 10. yaşını kutlayan Revolutionary Marxism geri kalır mı? Üstelik Revolutionary Marxism, Lübnan’dan İngiltere’ye, Tunus’tan ABD’ye dek sık yolculuk yapan ve İngilizce dilinde ulaşabildiğimiz bir okur kitlesine sahip bir dergi. Yakın zamanda Historical Materialism İstanbul Konferansı’nda elden ele yayılan bu İngilizce edisyonumuz, son olarak Portekiz’in başkenti düzenlenen 2026 IIPPE (International Initiative for Promoting Political Economy / Siyasal İktisadı Desteklemeye Yönelik Uluslararası Girişim) konferansında yerini aldı. Siyasal iktisat alanında faaliyet gösteren ve eleştirel sosyal bilimcileri bir araya getirmeyi hedefleyen IIPPE konferanslarının 16.sı bu sene 9-12 Eylül tarihleri arasında Lizbon’da gerçekleştirildi. Bir yayın kurulu üyemizin de bildirisiyle yer aldığı konferansta Revolutionary Marxism dergisinin 2025 ve 2026 yılı baskılarını da sergileme ve katılımcılara tanıtma imkânı bulduk. 
Enternasyonalizm, proletaryanın uluslararası örgütlenmesini ve çıkarlarının ulusal sınırların ötesinde savunulmasını gerektirdiği kadar, fikrî mücadeleyi de dünya sathına yaymakta. Yayın kurulumuz bu bilinçle bugünün lingua francası halini almış olan İngilizce dışındaki yaygın dillerde de yayın yapma hedefini bir süredir önüne koymuş bulunuyor. Bu anlamda Devrimci Marksizm’in ilk İspanyolca edisyonu Marxismo Revolucionario da siz bu satırları okurken basılmış ve Brezilya’da düzenlenecek olan ve yazarlarımızdan beşinin konuşmacı olduğu Encontro Internacional’de İspanyolca ve Portekizce konuşan okurlarıyla buluşmak üzere yola çıkmış olacak. Bu yıl Brezilya’da düzenlenecek olan V. Uluslararası Lev Trotskiy Buluşması (V Encontro Internacional Leon Trotsky), dünyanın farklı ülkelerinden devrimci Marksistleri, Trotskist örgüt ve geleneklerden militanları ve araştırmacıları bir araya getirecek. İlk kez 2019’da Havana’da gerçekleştirilen ve yine Devrimci Marksizm’in hazır bulunduğu buluşma, Trotskiy’nin devrimci mirasını geçmişe ait akademik bir inceleme konusu olarak değil, günümüzün sınıf mücadelelerini ve dünya kapitalizminin krizini anlamanın ve ona müdahale etmenin canlı bir kaynağı olarak ele alıyor. Emperyalizm ve savaşlardan sürekli devrim ve eşitsiz-bileşik gelişmeye, faşizm ve Stalinizm tartışmalarından 20. yüzyıl devrimlerinin deneyimlerine, ezilenlerin mücadelelerinden günümüz işçi sınıfı hareketinin sorunlarına uzanan geniş bir gündeme sahip olan Encontro, farklı Trotskist akımlar arasındaki siyasî ve teorik tartışmalar için de önemli bir uluslararası buluşma zemini oluşturuyor.

En kısa sürede yeni sayılarımızla görüşmek üzere!
Sayının “Bu sayıda” metninden kısaltılmıştır.